HERKES GİDER MERSİN’E BİZİMKİLER TERSİNE

closeBu yazıyı 8 yıl 5 ay 18 gün önce yazmışım. Üç aydan daha eski her yazıda kullandığım bir uyarı. Bu yazıya özel bir not olduğunu düşünme. Lakin bahsettiğim lezzetler değişmiş, bağları dolu vurmuş, yeni mahsul sirke olmuş olabilir. Mekan kapanmış, işletme sahibi değişmiş, fiyatlar tavan yapmış da olabilir. Fikirlerimin değişmiş olması, izansızlık dozunun farklılık göstermesi de mümkündür. Hatta destursuz bostana dahi girmiş olabilirim. Velhasıl dün dündür, bugün bugündür :)

Mersin

Mersin

Gel, gel merak kötü şey azizim. Belli ki kimin terse gittiğini merak ettin geldin. Elbette bizim şarap üreticileri. Başka kiminle uğraşırım ki ben. Üstelik üreticilere taş atmak için bizde pek güzel fıkralar bulunuyor. Misal oturduğu dalı kesen hocamız. Ben bu fıkraların devamını da yazabilirim. Madem oturduğu dalı kesen hocadan başladık buradan devam edelim. Bizim üretici bindiği dalı kesiyormuş, yoldan geçen sırma saçlı keloğlan seslenmiş:
— Üretici! Üretici! Bindiğin asmayı kesiyorsun.
— Asma değil bu çınar ağacı.    

Bunu duyan sırma saçlı keloğlan masal kahramanı olmaktan sıkılmışlığı ile sözü uzatmadan aşağıdaki cümleyi sarf edip çekmiş gitmiş:
— Asma mı çınar mı orası beni ilgilendirmez amma aşağıda hocadan kalan dallar duruyor. Vakti zamanında hoca yumuşak iniş yaptı lakin dallar baki kaldı.
Şimdi efenim sen yıllardır anlatılan hikâyelerden eser miktarda etkilenmiyor ve anlamsızca çırpınmaya devam ediyorsan hocadan miras kalan dallar başına iş açar. Sanırım hoca ve keloğlan konusunu yeterince aydınlattık terbiyemiz el verdiğince lafımızı esirgemedik. Bakmayın böyle kibar olduğuma karşılıklı sohbet ediyor olsak Oktay Ekşi masadan kaçar :) Üstelik ben onun gibi özür de dilemiyorum. Peki, tamam dönüyoruz başlığımıza. Neden bizimkiler tersine gidiyor? Azizim şimdi seninle aramızda gizli saklı yok. Şarap dediğin şişelenmiş üzüm suyu. Olay bu suyu kral çıplak dedirtmeden satma olayı. Dolayısı ile bu işin üstadı olmuş memleketler nasıl gidiyor Mersin’e? Öncelikle diyorlar ki standartları biz koyarız. Üzümlerimiz belli bölgelerde yetiştirilir. Hatta şişenin üzerine üzümün adını bile yazmamıza gerek yok zira bölgenin adını yazdığımızda içinde hangi üzümler olduğunu çocuklarımız bile bilir. Teruar diye kıvırdığımız bir kelime var dünyanın başına kakar işin sırrının bu olduğuna iddia eder dururuz. Bizim meşe fıçılara giren sirke dahi Parkırrların Davuttan seksen hadi bilemedin doksan puan alır. Bu hikâye böyle devam eder gider. Şimdi ecnebi zevatların bu yolda nasıl koştuğunu ve Üsküdar muhitinden çoktan uzaklaştığını bir kenara bırakalım. Âcizane bendenizin bir utancından bahsedelim. Aman ha unutmayın Üsküdar semtini. İleride buraya dönmüş olacağız.    

“Yıllarca tekelin rakılarını içmişim şarabın Boğazkeresi mi benim boğazımdan zor geçecek.”    

Efenim geçmiş zaman, şaraba yeni merak sarmışım, virüs bulaşmış, alenen şarap hastası olmuşum. Bir oraya bir buraya elde kadeh koşturuyorum. Bizim çocukluğumuz mangal başında, rakı yanında, eş dost arasında geçtiğinde içtiğimizin pek önemi olmaz. Yıllarca tekelin rakılarını içmişim şarabın Boğazkeresi mi benim boğazımdan zor geçecek. Evvelden rakıcı hem de Yeni Rakı’cı olursan ispirto bile vız gelir azizim. Henüz pek gencim, gerçekten yahu :) yirmilerim bitmedi yani :) Fakat bizim zamanımızda rakılar böyle şerbet gibi değildi. Şimdiki şarap severlerin sirke dediği şarap bize üzüm hoşafı gibi gelirdi. Dolayısı ile yıllarca örselenmiş damak bunca çeşit şarabın içine girince kendine en yakın üzümü Boğazkere olarak belirledi. Tek üzümden üretilmiş Boğazkereler bolca tüketilir oldu. Her fırsatta da kendi zevkimin bu yönde olduğunu belirtiyorum. Boğazkere en güzeli diyor güzide şarap günlerinde bu merakımı dile getiriyorum. Bir akşam sanal âlemde gezinirken üstat Mehmet Yalçının aşağıdaki videosuna rastladım. Dilersen önce bir izle, sonra devam edelim. Hatta senin keyfine bırakmayalım. İzle! Sonra yazdıklarım manasız olacak.    

 
  
Gördüğün gibi üstat benim sevdiğim Boğazkere için şöyle diyor:

“Boğazkerenin tek başına şaraba işlendiğini görüyoruz. Ben buna karşıyım. Aşırı içimi zor ve buruk bir şarap oluyor ama meraklıları var. Yapacak bir şey yok.”    

Hani az önce bir utancımdan bahsedeceğim dedim ya işte bahsettik. Gecenin bir vakti rastladığım bu video tadımı kaçırmıştı benim. Ben tek üzüm Boğazkere ne varsa bulup içiyorum bir uzman benim gibilere yapacak bir şey yok diyor. Vaydı bana yazıktı bana ama inat ettim. Halen tek üzüm Boğazkere arar bulunca bolca içerim. Boğazkere dediğinin içimi zor olacak. Boğazımda buruk bir tat kalacak. Sofrada benden başka kimse beğenmeyecek ki tüm şişe benim olacak. Artık eskisi kadar gür bir sesle tek üzüm Boğazkerelerin hayranı olduğumu açık edemiyor olmuştum ki katıldığım tadımlardan birinde bencileyin bir zata tesadüf ettim. Eskiden tek üzüm Boğazkere ile üretilen şaraplara şiddetle karşı olduğunu fakat Kavaklıdere Pendore sayesinde bu düşüncesinden vazgeçtiği söylüyordu. Hemen yanındaki zarif bayan da bu fikre eşlik etti. Şaraba saygılarından dolayı pek şık giyindiklerini anlattıkları sohbete devam ettik. Elbette ben siyah penyem ve kısa paçalı kotumla daha şıktım :) Memleketteki şarap sever gruplar ile tanıştıkça daha neler gördüm neler. Konuyu dağıtmadan Pendore Bağlarına geçelim. Efenim bu bağlar Kemaliye… Dur, dur bir dakika. Sen videoyu izledin mi? Taş yerinde ağırdır kısmı ile ilgileniyoruz zira bugün atasözleri ve deyimler ile ilgileniyorum. Kel bağa şimşir fıçı! İzledin değil mi? Devam edelim o halde. Ne demiştim? Pendore Bağları Kemaliyede. Kemaliye de Ege bölgemizde Manisa ilimizde ve Salihli ilçemizde bulunuyor. Yani Pendore Bağları Ege’de… Taş nerede? Ege. Ağır mı? Kelime oyunu yapma! Kelime oyunu yapma! Alenen söyle işte. Değil. Pendore Bağlarını takdir ediyorum. Hatta vay maşallah diyorum. Tü tü tü nazar değmesin. Mesela Pendore Syrah 2006 sarılıp uyunacak cinsten bir şaraptı. Açıp içmeye kıyamazsın o derece yani :) Amma velâkin Pendore Boğazkere mülayim kedi gibi olmuş. Dilerseniz daha detaylı bir başka yorumu da sevgili Umut Özdemir’in sitesinden okuyun. Genellikle bayanların yumuşak içimli şarapları tercih ettiğini düşündüğüm için bir bayanın dahi bu şarabı beğenmiş olması beni şaşırtmıştı. Geçtiğimiz aylarda tadınca hayal kırıklığı yaşadım. Nerede Kavaklıdere Prestige nerede Pendore veya bir Cankara Boğazkere. Yazının iki cümleden sonraki kısmı üreticileri ilgilendiriyor. İlerleyen günlerde biz tüketicileri ilgilendiren bir yazı da yazıyor olacağım.    

“Bırak güzel bağlar yerinde dursun.”    

Üsküdar semtine geri döneceğiz demiştim. Unutmadım. Üsküdar çoktan geçildi. Senin beş kuruş istediğin şarap onca yolu aşıp gelmiş ve Üsküdar Migros mağazasında üç kuruş. Azizim olmuyor. Taş yerinde ağır diyen ben değilim. Üzümleri bölgesinde üretmenin önemli olduğu sizin hayranı olduğunuz ecnebi üreticilerin mutabık kaldığı bir konu. Siz bu insanlara sadece hayranlık duymuyorsunuz. Aynı zamanda teknoloji alıyorsunuz. Üretim için gerekli malzemeleri temin ediyorsunuz. Danışmanlık alıyorsunuz. Aranızdan da her zaman bir Hasan çıkmıyor ki Küp Vişne gibi bir güzele kavuşalım. Ne üretseniz bu adamların özentisi olmaktan öteye gidemiyorsunuz. İzinden gittiğiniz insanların dediklerini yapmak için neyi beklediğinizi anlamıyorum. Camii minaresine çıkıp iki ezan arasında kalan boşluğu mu değerlendirmeleri lazım yani :) Ey Türk Şarap üreticisi! Üzümlerine sahip çık diye megafon ile bağırmaları mı gerek yoksa bir fasıl akşamına eşlik edip “Bırak güzel bağlar yerinde dursun.” Şeklinde terennüm etmeleri mi?